| Yazar |
Mesaj |
Ozgurforum
 Üye No: 2

Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 1296
Durumu: Offline
|
"Balıkçı Kral" - "The Fisher King"
Sorumsuzca sarfedilen sözlerin acı bedeli
Jack Lucas, canlı yayında programına bağlanan dinleyicilerine yaptığı sokuşturmalarla tanınan popüler bir radyo DJ'idir.
Ukala ve hazırcevap karakteri sayesinde mesleğinde adım adım zirveye doğru ilerler gibi görünüyor olsa da günlerden bir gün, insan ilişkilerindeki bu ölçüsüzlüğünün bedelini en acı şekilde ödeyecektir.
Canlı yayın sırasında, ruhsal bakımdan rahatsız bir dinleyiciye kentteki lüks bir restoran hakkında bol keseden atıp tutar Lucas. Oraya takılan bütün müşterilerin "şerefsiz züppeler" olduklarını ve "gebertilmeyi fazlasıyla hak ettiklerini" söyler. Onun sadık bir takipçisi olan dinleyici de ertesi gün bu örtülü emri "memnuniyetle" yerine getirecektir.
Elinde bir tüfekle Lucas'ın hedef gösterdiği restorana giren genç adam, içeride öğle yemeği yiyen düzinelerce insanı katlettikten sonra son kurşunu da kendine sıkar.
Bu durum, tıpkı radyodaki kahramanının komutlarına uyan hasta katil gibi, meslek hayatında yepyeni transferlerin ve çok önemli pozisyonların eşiğine gelmiş olan "azmettirici" Jack Lucas'ın da kariyerinin sonu olacaktır. Kendisini alkole ve yalnızlığa veren Lucas, ona bu zor zamanlarda kucak açan bir kız arkadaşının evine sığınır. Bu arada evin hemen altındaki, yine arkadaşına ait olan video kaset kiralama servisinde de tezgahtar olarak çalışmaya başlar.
Eski tantanalı sosyal konumunun çok uzağındaki bu gösterişsiz hayatı zorla da olsa sindirmeye çalışan kahramanımız, çok geçmeden, kentin kenar mahallelerinde rastlantı sonucu tanıştığı hiperaktif bir meczuptan da ikinci ağır duygusal darbeyi yiyecektir. Sürekli çılgınca bir koşuşturma içindeki bu sokak adamı, aslında kendisinin bir an önce unutmak istediği o berbat günün düzinelerce isimsiz kurbanından biridir. Restoranın kana bulandığı anda çok sevdiği eşiyle birlikte orada yemek yeme talihsizliğine uğrayan lise kimya öğretmeni Parry Sagan, bu unutulmaz yemeği, saldırganın tüfeğinden çıkan kurşunların eşinin beyin parçalarını yüzüne yapıştırmasıyla tamamlamış ve o gün aklını yitirmiştir. Bu tahammülü zor travmanın ardından bütün hayatı altüst olan ve sokaklara düşen mâlûl öğretmen, şimdi artık eşini öldüren katilin azmettiricisiyle has dost olmuştur. Ancak, bu durum onun tarafından değil, yalnızca Lucas tarafından bilinmektedir.
Lucas'ın kendisini zaten hiç rahat bırakmayan vicdanı bu olayla birlikte boğazını daha da sıkmaya başlar ve talihsiz dostuna yeni bir yaşama sevinci kazandırabilmek için var gücüyle çırpınmaya başlar. Kahramanımız ve fedakâr kız arkadaşı Anne sürekli ürkütücü halisünasyonlar gören Parry'yi nasıl olup da normale döndürebileceklerini düşünürlerken, aradıkları fırsat bir anda ayaklarına gelir. Onun hayata yeniden tutunabilmek için bir "hayat arkadaşı"na ihtiyacı vardır ve aranan arkadaş da New York caddelerinde bulunmuştur.
Amerikan sinemasının sayıca az film yapan, ama her seferinde de sıradışı yapıtlara imza atmasıyla tanınan yönetmeni Terry Gilliam'dan 1990'lı yıllara damgasını vurmuş bir çağdaş klasik...
"Balıkçı Kral", eğlence endüstrisinin vitrininde yer alan kişilerin, toplumun (özellikle de genç kuşakların) kendilerini hayranlık ve dikkatle izlediğini hiç unutmaksızın, ağızlarından çıkacak her sözü özenle sarf etmeleri gerektiğine yönelik o sağlam medya eleştirisinin yanısıra, sinemasal değeriyle de gayet yüksek ayarda bir yapıt. Kariyerinin en önemli rollerinden birinde, depresyona girmiş eski DJ rolüyle perdede âdeta bir güneş gibi parlayan Jeff Bridges, eşini yitirmiş meczup sokak adamı Parry rolündeki Robin Williams ile sinema tarihinin en başarılı "loser" ikililerinden birini oluşturuyor. Keza, Lucas'ı en zor günlerinde sabırla omuzlarında taşıyan kız arkadaşı Anne rolündeki Mercedes Ruehl de hayatta herkesin karşılaşmak isteyeceği türden bir gönül ortağı portresi çizmekte...
Türkçe Adı: "Balıkçı Kral"
Orijinal Adı: "The Fisher King"
Yapım Yılı: 1991
Ülke: ABD Yapımı
Süre: 137 Dakika
Yönetmen: Terry Gilliam
Senaryo: Richard La Gravenese
Müzik: George Fenton, Robert J. Walsh
Görüntü Yönetimi: Roger Pratt
Kurgu: Lesley Walker
Oyuncular: Jeff Bridges, Robin Williams, Mercedes Ruehl, Amanda Plummer
Uluslararası İzleyici Yargısı: 7.4 / 10 (Kaynak: Internet Movie Database)
İçiçe geçmiş bir sürü karmaşık olayı enfes bir anlatım tekniğiyle adım adım günışığına çıkarıp çözen ve son karesinde de izleyiciye anlaşılamamış bir tek kare bile bırakmayan bu harika film, 1990'lar boyunca aşk, merhamet, arkadaşlık ve çağdaş toplumları kuşatan şiddet kültürü üzerine kendince bir şeyler söylemeyi denemiş diğer bütün filmlerin arasından açık ara farkla sıyrılmış ve anılarımızdaki müstesna yerini almıştı.
Hani bazı özel deneyimler için "Anlatılamaz, ancak yaşanır" denir ya... "Balıkçı Kral" da aslında bu türden bir görsel deneyim... Onu kaliteli bir DVD kopyasından, mümkünse ana dilinde ve Türkçe altyazılı olarak, hadi o da olmuyorsa en azından korsan olmayan temiz bir VCD'den ve mutlaka yalnız başına izlemelisiniz.
Kâh öfkelendiren, kâh ağlatan, kâh gülme krizine sokan bu güzel öykünün bitiş jeneriği akarken, hayatta en çok sevdiğiniz insan her kimse, onu aramak üzere telefonun başına geçeceğinize şimdiden garanti veriyoruz.
Gillliam'ın o kendine has, deli dolu dünyasının en yetkin örnekleri arasında yer alan "Balıkçı Kral" arşivinizde mutlaka bulunmalı... Bulunmakla da kalmayıp zaman zaman izlenmeli ve duygusal dostlarla da paylaşılmalı...
 |
_________________
 |
|
|
|
 |
Ozgurforum
 Üye No: 2

Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 1296
Durumu: Offline
|
Ölmemiz gerekiyorsa, erkek gibi ölelim...
Türkçe Adı: "Sonsuz Ölüm"
Orijinal Adı: "Butch Cassidy and the Sundance Kid"
Yapım Yılı: 1969
Ülke: ABD Yapımı
Süre: 110 Dakika
Yönetmen: George Roy Hill
Senaryo: William Goldman
Müzik: Burt Bacharach
Görüntü Yönetimi: Conrad L. Hall
Kurgu: John C. Howard, Richard C. Meyer
Oyuncular: Paul Newman, Robert Redford, Katharine Ross, Strother Martin, Jeff Corey, Henry Jones, George Furth
Uluslararası İzleyici Yargısı: 8.1 / 10 (Kaynak: Internet Movie Database)
Butch ve Sundance, bütün o espritüel kişiliklerine karşın, Bolivya ordusunun askerleri tarafından kıstırıldıkları derme çatma kafeteryada, içine düştükleri durumun bu kez hiç de şaka kaldırır bir tarafı olmadığını nihayet anlamışlardır.
Her ikisi de ağır yaralıdır ve binayı çepeçevre kuşatan askerler tek tek vurmakla bitecek gibi değildir.
Hele de silahlarında topu topu bir avuç mermi kalmışken, bu iş "zor"dan da öte "imkânsız"dır.
Kısacası, ikisi de artık hayatlarının son dakikalarına geldiklerinin farkındadırlar.
Şimdi bir tek amaçları vardır: Kendilerine karşı öfke dolu Bolivyalı askerlerin eline düşmeden, tez elden "erkek gibi" ölmek... İki eski dost birbirlerine son kez bakar ve "1, 2, 3" diye bağırarak var güçleriyle dışarı fırlarlar. Onlar kalan mermilerini sağa sola rasgele savururken görüntü donar, havada asılı kalmış olan kahramanlarımıza doğru yaklaşır ve bu hareketsiz film karesine ürkütücü silah sesleri eşlik eder. Böylece, yönetmen George Roy Hill de sinema tarihinin en hüzünlü final sahnelerinden birine imza atmış olur. İşte, o unutulmaz final sahnesi yandaki fotoğraftır.
Klasik Amerikan western sinemasının son büyük örneği olan 1969 yapımı "Butch Cassidy and the Sundance Kid", vaktiyle ülkemizde gösterime girdiğinde, ithalatçı şirket -oldukça hoş bir çeviriyle- ona "Sonsuz Ölüm" ismini yakıştırmıştı. Böylelikle film, yaşları şimdilerde 50'lere ulaşmış olan bir sinemasever kuşağının belleğine orijinalini bile kıskandıracak güzellikteki bu mânidar isimle kazınmış oldu. Çünkü zaten "Sonsuz Ölüm"ün finali de yaptıkları işle aslında her gün ölümün kıyılarında gezinen bu iki adamın son nefeslerini veriş ânını beyazperdede ölümsüzleştirmekteydi.
Hill'in kendi türünde klasik mertebesine erişen ünlü yapıtı, herkesin kendi kuralını koyduğu Vahşi Batı günlerinin iyiden iyiye sonlarına yaklaşıldığı bir dönemde, ABD topraklarının artık neredeyse tamamının devlet güçlerinin denetimine girdiği 1900'lerin başlarında geçer. Gerçekten yaşamış Amerikalı iki banka soyguncusu olan Butch Cassidy ile çırağı Sundance Kid, suçluları hiç tereddütsüz ipe gönderen Birleşik Devletler'de iş tutmalarının gün geçtikçe daha da zorlaştığını görünce, o dönemde hâlâ büyük ölçüde otorite boşluğu içindeki Latin Amerika topraklarına göç etmeye karar verirler. Hayâllerindeki ülke ise Bolivya'dır.
Bu planlarını gerçekleştirip Bolivya'ya giden ikili, her ne kadar özlemle aradıkları kanunsuz ortamı ilk zamanlarda bulur gibi olsalar da çok geçmeden bu ülkede de adları kara listeye geçecek ve gerçekleştirdikleri soygunlardan sonra Bolivya makamları kalabalık bir kuvvetle adamlarımızın peşlerine düşeceklerdir. En başta aktardığımız, küçük bir köy kafeteryasında gerçekleşen o pusu da ikilinin sonsuza kadar özgürce soygun yapma hayâllerinin sonunu getirir.
Başrollerindeki Paul Newman (Butch) ve Robert Redford'un (Sundance) son derece uyumlu bir ikili oluşturdukları film, finaliyle olduğu kadar Newman ve Katharine Ross'un birlikte bisiklet sürdükleri anlarla da beyazperdenin simgeleşmiş sahnelerinden birine ev sahipliği yapmaktadır. Bu sahneye eşlik eden -B.J. Thomas'ın seslendirdiği- Burt Bacharach bestesi "Rain drops keep falling on my head", ıslıkla en iyi çalınabilen parçalardan biri olarak, o gün bugündür sözkonusu filmi izlemiş olan hemen herkesin bisiklete binerken dudaklarını süslüyor.
"Sonsuz Ölüm", saat dakikliğinde işleyen öyküsü, yetkin oyunculukları, usta işi görüntüleri ve güzel melodisiyle bir başyapıt olduğu gibi, aynı zamanda sinemanın gerektiğinde ne denli güçlü bir manipülasyon aracına dönüşebildiğinin de en sağlam kanıtlarından biridir. Çünkü bizlere banka ve tren soyan, milleti dolandıran, önlerine çıkan herkesi öldüren, velhasıl neredeyse attıkları her adımda yasaları çiğneyen bu iki adamı müthiş bir şekilde sevdirir, onlarla öykü boyunca özdeşlik kurmamızı sağlar. Kahramanlarının idealleri her ne kadar uygarlığın kurallarına aykırı olsa da bizler yine de onların tarafını tutar, verdikleri mücadeleyi kazanmalarını isteriz. Yönetmen finalde buna izin vermediğinde ise gözlerimizden bir kaç damla yaş süzülmesine engel olamayız.
İşte bu da sinemanın -dümene geçenin niyetine göre- zaman zaman "rahmanî" zaman zaman da "şeytanî" amaçlar için kullanılabilen o korkutucu gücüdür. |
_________________
 |
|
|
|
 |
Ozgurforum
 Üye No: 2

Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 1296
Durumu: Offline
|
'Seni eve götürmeye geldim Nick'
Türkçe Adı: "Avcı"
Orijinal Adı: "The Deer Hunter"
Yapım Yılı: 1978
Ülke: ABD yapımı
Süre: 182 Dakika (Kesintisiz Versiyon)
Yönetmen: Michael Cimino
Senaryo: (Michael Cimino, Deric Washburn, Louis Garfinkle ve Quinn K. Redeker'in ortak öyküsünden) Deric Washburn
Müzik: Stanley Myers
Görüntü Yönetimi: Vilmos Zsigmond
Kurgu: Peter Zinner
Oyuncular: Robert DeNiro, Christoper Walken, John Savage, Meryl Streep, John Cazale, George Dzundza, Chuck Aspegren, Rutanya Alda
Uluslararası İzleyici Yargısı: 8.1 / 10 (Kaynak: Internet Movie Database)
1970'li yılların başı. ABD'nin Pennsylvania eyaletinde, nüfusunun önemli bir bölümünü Ortodoks-Rus göçmenlerin oluşturduğu küçük bir endüstri kasabası. Bu kasabadaki demir-çelik tesislerinde çalışan üç arkadaş, hükûmetin Vietnam Savaşı için gençlere yaptığı askere yazılma çağrısına uyar ve hakkında o güne kadar hiç bir şey bilmedikleri, binlerce kilometre uzaklardaki bu küçük ülkeye savaşmaya giderler. Her türlü insanî değerin ayaklar altına alındığı kanlı Vietnam deneyimi, boş zamanlarında Pennsylvania dağlarında geyik avlamaya çıkan bu kendi hâlindeki üç adamın ve onların varlığına bel bağlamış olan yakınlarının hayatlarını bir daha düzelmemek üzere mahvedecektir.
"Arkadaş" sözcüğü, "insanın sırtını hiç korkmadan, tereddütsüz şekilde yaslayabileceği yer" anlamındaki "arka" kökünden türemiştir. Ve 1978 yapımı "Avcı" da sinema tarihinde hiç kuşkusuz "arkadaşlık üzerine yapılmış en etkileyici film" olarak o gün bugündür sinemaseverlerin gönüllerinde bütün ihtişamıyla yaşıyor.
Vaktiyle bir çok film eleştirmeni öykünün bu boyutunu görmezden gelerek, filmdeki Vietnam Savaşı arka fonundan hareketle "Avcı"yı Amerikan milliyetçiliği yapmakla, dahası özgürlük mücadelesi veren Vietnam halkına karşı ırkçı bir tutum sergilemekle suçlamıştı. Ancak, bu destansı başyapıta gerçek anlamda hakkını verebilmiş izleyiciler için, öyküsünün bir bölümü Vietnam'da geçen "Avcı"nın asıl derdinin savaştaki haklı ve haksız tarafları tesbit etmek olmadığı ayan beyan ortada. Yönetmen Michael Cimino'nun yoğun bir entelektüel emeğin ürünü olan bu filmi karşısında yüzeyi aşıp daha altlara doğru inebilen her türlü sağduyulu değerlendirme, titiz sinemaseverleri istisnasız her seferinde "arkadaşlığın değeri" ana vurgusuna götürüyor. Yoksa, "savaş" bu öyküde işin gösterişli bir bahanesi olarak yer almakta, hepsi o kadar...
Askere gidecek olan üç genç adam (DeNiro, Walken, Savage) ve kasabadaki yakın dostları (Cazale, Dzundza, Aspegren) cepheye hareket etmeden önce son kez biraraya gelip bağıra çağıra eğlenirken, aynı zamanda toplandıkları kafeteryanın da işletmecisi olan John (Dzundza) aniden piyanonun başına oturur ve hüzünlü bir parça çalmaya başlar. O ana kadar var güçleriyle şamata yapmakta olan kahramanlarımız bir anda durgunlaşır ve teker teker uzaklara dalıp giderler. John'un klavyedeki parmakları melodiyi bitirdiğinde, görüntü henüz ondan kopmamışken derin bir sessizlik olur ve izleyiciler olarak yavaş yavaş cepheden gelen bomba, makineli tüfek, helikopter seslerini duymaya başlarız. Sinema tarihindeki en müthiş zamansal sıçramalardan birine kaynaklık eden büyüleyici bir andır bu...
"Avcı", aynı zamanda adına "Rus ruleti" denilen ürkünç ve ölümcül Asya oyununu da uluslararası topluma bütün dehşetiyle tanıtan film olarak ün kazanmıştır. Kahramanlarımız, Vietnam'da yaşadıkları serüvenin birinci perdesinde bu oyunu cesurca oynamayı öğrenirler. Rus ruleti kişinin ruh ve akıl sağlığını öylesine zorlayan bir oyundur ki insan ölüm korkusunun en üst sınırına ulaşıp onu bir kez aştıktan sonra artık asla korkmamakta, dahası ölümle alay ederek yaşamayı vazgeçilmez bir tutkuya dönüştürmektedir.
1970'li yılların başı. ABD'nin Pennsylvania eyaletinde, nüfusunun önemli bir bölümünü Ortodoks-Rus göçmenlerin oluşturduğu küçük bir endüstri kasabası. Bu kasabadaki demir-çelik tesislerinde çalışan üç arkadaş, hükûmetin Vietnam Savaşı için gençlere yaptığı askere yazılma çağrısına uyar ve hakkında o güne kadar hiç bir şey bilmedikleri, binlerce kilometre uzaklardaki bu küçük ülkeye savaşmaya giderler. Her türlü insanî değerin ayaklar altına alındığı kanlı Vietnam deneyimi, boş zamanlarında Pennsylvania dağlarında geyik avlamaya çıkan bu kendi hâlindeki üç adamın ve onların varlığına bel bağlamış olan yakınlarının hayatlarını bir daha düzelmemek üzere mahvedecektir.
"Arkadaş" sözcüğü, "insanın sırtını hiç korkmadan, tereddütsüz şekilde yaslayabileceği yer" anlamındaki "arka" kökünden türemiştir. Ve 1978 yapımı "Avcı" da sinema tarihinde hiç kuşkusuz "arkadaşlık üzerine yapılmış en etkileyici film" olarak o gün bugündür sinemaseverlerin gönüllerinde bütün ihtişamıyla yaşıyor.
Vaktiyle bir çok film eleştirmeni öykünün bu boyutunu görmezden gelerek, filmdeki Vietnam Savaşı arka fonundan hareketle "Avcı"yı Amerikan milliyetçiliği yapmakla, dahası özgürlük mücadelesi veren Vietnam halkına karşı ırkçı bir tutum sergilemekle suçlamıştı. Ancak, bu destansı başyapıta gerçek anlamda hakkını verebilmiş izleyiciler için, öyküsünün bir bölümü Vietnam'da geçen "Avcı"nın asıl derdinin savaştaki haklı ve haksız tarafları tesbit etmek olmadığı ayan beyan ortada. Yönetmen Michael Cimino'nun yoğun bir entelektüel emeğin ürünü olan bu filmi karşısında yüzeyi aşıp daha altlara doğru inebilen her türlü sağduyulu değerlendirme, titiz sinemaseverleri istisnasız her seferinde "arkadaşlığın değeri" ana vurgusuna götürüyor. Yoksa, "savaş" bu öyküde işin gösterişli bir bahanesi olarak yer almakta, hepsi o kadar...
Askere gidecek olan üç genç adam (DeNiro, Walken, Savage) ve kasabadaki yakın dostları (Cazale, Dzundza, Aspegren) cepheye hareket etmeden önce son kez biraraya gelip bağıra çağıra eğlenirken, aynı zamanda toplandıkları kafeteryanın da işletmecisi olan John (Dzundza) aniden piyanonun başına oturur ve hüzünlü bir parça çalmaya başlar. O ana kadar var güçleriyle şamata yapmakta olan kahramanlarımız bir anda durgunlaşır ve teker teker uzaklara dalıp giderler. John'un klavyedeki parmakları melodiyi bitirdiğinde, görüntü henüz ondan kopmamışken derin bir sessizlik olur ve izleyiciler olarak yavaş yavaş cepheden gelen bomba, makineli tüfek, helikopter seslerini duymaya başlarız. Sinema tarihindeki en müthiş zamansal sıçramalardan birine kaynaklık eden büyüleyici bir andır bu...
"Avcı", aynı zamanda adına "Rus ruleti" denilen ürkünç ve ölümcül Asya oyununu da uluslararası topluma bütün dehşetiyle tanıtan film olarak ün kazanmıştır. Kahramanlarımız, Vietnam'da yaşadıkları serüvenin birinci perdesinde bu oyunu cesurca oynamayı öğrenirler. Rus ruleti kişinin ruh ve akıl sağlığını öylesine zorlayan bir oyundur ki insan ölüm korkusunun en üst sınırına ulaşıp onu bir kez aştıktan sonra artık asla korkmamakta, dahası ölümle alay ederek yaşamayı vazgeçilmez bir tutkuya dönüştürmektedir.
Bu ayrılmaz üçlüden Steven (Savage) Vietnam'dan eve ilk dönen ekip üyesidir. Aldığı erken terhisin nedeni ise ordunun merhameti değil, savaşta iki bacağını birden yitirmiş olmasıdır. Ardından Michael (DeNiro) da terhis olarak Pennsylvania'ya gelir; ancak onun aklı hâlâ cephedeyken izini kaybettiği Nick (Walken)'tedir. Nitekim, Saygon batakhanelerinde profesyonel bir Rus ruletçisine dönüştüğünü haber aldığı çocukluk arkadaşını kurtarmak üzere, 20 bin kilometre uzaktaki Vietnam'a gözünü bile kırpmadan geri dönecektir. Sabırlı bir aramanın ardından, onu insan hayatıyla müşterek bahis oynanan iğrenç bir kumarhanede bulmayı başarır. Ancak, kullandığı uyuşturucuların etkisiyle artık tamamen "uçmuş" durumdaki Nick bütün çabasına rağmen Michael'ı tanıyamaz. Kader, cephede yaşadıkları acı deneyimden yıllar sonra, onları şimdi bir kez daha Rus ruleti masasında karşı karşıya getirmiştir. Michael, kanlı oyun başlamadan önce, "Sisli dağları hatırlıyor musun Nick? Ya geyikleri?" diye mırıldanır umutsuzca, "Hani, tek kurşunla vururduk geyikleri. İşte, yeniden o dağlara döneceğiz. Buraya seni almaya geldim. Birlikte eve gitmek için..."
Yalvarırcasına sarfedilen bu sözleri boş gözlerle dinleyen Nick, içinde tek bir kurşun olan silahını kafasına dayayıp tetiği çektiğinde, Michael için de Vietnam Savaşı aslında daha yeni bitmektedir. |
_________________
 |
|
|
|
 |
Ozgurforum
 Üye No: 2

Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 1296
Durumu: Offline
|
''Brubaker''
Türkçe Adı: "Brubaker"
Orijinal Adı: "Brubaker"
Yapım Yılı: 1980
Ülke: ABD yapımı
Süre: 132 Dakika
Yönetmen: Stuart Rosenberg
Senaryo: (Joe Hyams ve Thomas O. Murton'un kitaplarından uyarlamayla) W. D. Richter ve Arthur A.Ross
Müzik: Lalo Schifrin
Görüntü Yönetimi: Bruno Nuytten
Kurgu: Robert Brown
Oyuncular: Robert Redford, Yaphet Kotto, Jane Alexander, Murray Hamilton, David Keith, Morgan Freeman, Matt Clark, Tim McIntire, Richard Ward, Jon Van Ness, M. Emmet Walsh, Albert Salmi, Linda Haynes
Uluslararası İzleyici Yargısı: 6.8 / 10 (Kaynak: Internet Movie Database)
Bir "suç" karşısında, ona verilecek "ceza"nın sınırı nerede başlar ve nerede biter? Toplum içinde özgür birer vatandaş olarak yaşarken çeşitli suçlar işleyip cezaevine kapatılan insanların bu hataları, yasa koyuculara, onların -özgürlüklerini ellerinden alıp cezaevine kapatma hakkının yanısıra- insanlık onurlarına el koyma hakkını da verir mi? Kısacası, bir mahkûm toplumun ve politikacıların gözünde ne kadar "insan"dır?
Robert Redford'un Arkansas'taki Wakefield Cezaevi'ne yeni atanan iyi niyetli ve reformcu müdür Henry Brubaker rolünde kariyerinin en müthiş oyunculuklarından birini sergilediği 1980 tarihli filmi "Brubaker", işte bu çetrefilli soruların cevabını arıyordu. "İçeride" tam olarak nasıl bir idarî düzenin yürürlükte olduğunu anlamak üzere yeni atandığı görev yerine cezaevi nakil aracında ve mahkûm kıyafetiyle ayak basan Brubaker, burada tahminlerinin de ötesinde bir çürümüşlük ortamıyla karşılaşır. Gözlerden ırak kalmış bu cezaevinde işkence, rüşvet, adam kayırma, yolsuzluk, görevi ihmal, cinayet, kısacası her türlü yasadışılık gırla gitmektedir. Wakefield'i insanların yalnızca yasalarda yazılı olan cezalarını çekecekleri, bunun daha ötesindeki insanlık dışı cezaların ise yürürlükten kaldırılacağı çağdaş bir cezaevine dönüştürmek üzere kolları sıvayan idealist müdür, çok geçmeden kalbi taşlaşmış politikacılara, onlarla yakın işbirliği hâlindeki medya mensuplarına ve kendisinin gelişinden dolayı rahatı kaçmış, kurumdaki çağdışı statükonun sürmesi için alabildiğine ayak direten personeline toslayacaktır.
 |
_________________
 |
|
|
|
 |
deniz
 Üye No: 469
Kayıt: 16.10.2006
Mesajlar: 13
Durumu: Offline
|
evet güzel filmler. teşekkür ederim. bir kaç tane de ben eklemek istiyorum sizin kadar detaylı olmasada film isimlerini verebilirim.
1. Güneşe Yolculuk
2. Ölü Ozanlar Derneği
3.Buradan Çok Uzakta
4.Can Dostum
5. Kelebek
6.Sindrella man
7.Hayat Güzeldir
8........
Aklıma geldikçe yazacağım ayrıca bu yazdıklarımla ilgili bilgi de vereceğim zamanı buldukça...
dostlukla, |
|
|
|
|
 |
Dream
 Üye No: 5

Kayıt: 25.04.2006
Mesajlar: 168
Şehir: Netten Durumu: Offline
|
| deniz demiş ki: | evet güzel filmler. teşekkür ederim. bir kaç tane de ben eklemek istiyorum sizin kadar detaylı olmasada film isimlerini verebilirim.
1. Güneşe Yolculuk
2. Ölü Ozanlar Derneği
3.Buradan Çok Uzakta
4.Can Dostum
5. Kelebek
6.Sindrella man
7.Hayat Güzeldir
8........
Aklıma geldikçe yazacağım ayrıca bu yazdıklarımla ilgili bilgi de vereceğim zamanı buldukça...
dostlukla, |
Teşekkürler Deniz , Güneşe yolculuk filmini izleme fırsatım olmadı. 1999 yılıydı sanırım film cd si satan tezgahlarda vardı. Ama alma fırsatı olmadı . Sonrada unuttum gitti.  |
_________________
 |
|
|
|
 |
AymekA
 Üye No: 3559

Kayıt: 04.10.2007
Mesajlar: 35
Şehir: !$tanßuL Durumu: Offline
|
| Ozgurforum demiş ki: | "Balıkçı Kral" - "The Fisher King"
Sorumsuzca sarfedilen sözlerin acı bedeli
Jack Lucas, canlı yayında programına bağlanan dinleyicilerine yaptığı sokuşturmalarla tanınan popüler bir radyo DJ'idir.
Ukala ve hazırcevap karakteri sayesinde mesleğinde adım adım zirveye doğru ilerler gibi görünüyor olsa da günlerden bir gün, insan ilişkilerindeki bu ölçüsüzlüğünün bedelini en acı şekilde ödeyecektir.
evet gerçekten süper...
Canlı yayın sırasında, ruhsal bakımdan rahatsız bir dinleyiciye kentteki lüks bir restoran hakkında bol keseden atıp tutar Lucas. Oraya takılan bütün müşterilerin "şerefsiz züppeler" olduklarını ve "gebertilmeyi fazlasıyla hak ettiklerini" söyler. Onun sadık bir takipçisi olan dinleyici de ertesi gün bu örtülü emri "memnuniyetle" yerine getirecektir.
Elinde bir tüfekle Lucas'ın hedef gösterdiği restorana giren genç adam, içeride öğle yemeği yiyen düzinelerce insanı katlettikten sonra son kurşunu da kendine sıkar.
Bu durum, tıpkı radyodaki kahramanının komutlarına uyan hasta katil gibi, meslek hayatında yepyeni transferlerin ve çok önemli pozisyonların eşiğine gelmiş olan "azmettirici" Jack Lucas'ın da kariyerinin sonu olacaktır. Kendisini alkole ve yalnızlığa veren Lucas, ona bu zor zamanlarda kucak açan bir kız arkadaşının evine sığınır. Bu arada evin hemen altındaki, yine arkadaşına ait olan video kaset kiralama servisinde de tezgahtar olarak çalışmaya başlar.
Eski tantanalı sosyal konumunun çok uzağındaki bu gösterişsiz hayatı zorla da olsa sindirmeye çalışan kahramanımız, çok geçmeden, kentin kenar mahallelerinde rastlantı sonucu tanıştığı hiperaktif bir meczuptan da ikinci ağır duygusal darbeyi yiyecektir. Sürekli çılgınca bir koşuşturma içindeki bu sokak adamı, aslında kendisinin bir an önce unutmak istediği o berbat günün düzinelerce isimsiz kurbanından biridir. Restoranın kana bulandığı anda çok sevdiği eşiyle birlikte orada yemek yeme talihsizliğine uğrayan lise kimya öğretmeni Parry Sagan, bu unutulmaz yemeği, saldırganın tüfeğinden çıkan kurşunların eşinin beyin parçalarını yüzüne yapıştırmasıyla tamamlamış ve o gün aklını yitirmiştir. Bu tahammülü zor travmanın ardından bütün hayatı altüst olan ve sokaklara düşen mâlûl öğretmen, şimdi artık eşini öldüren katilin azmettiricisiyle has dost olmuştur. Ancak, bu durum onun tarafından değil, yalnızca Lucas tarafından bilinmektedir.
Lucas'ın kendisini zaten hiç rahat bırakmayan vicdanı bu olayla birlikte boğazını daha da sıkmaya başlar ve talihsiz dostuna yeni bir yaşama sevinci kazandırabilmek için var gücüyle çırpınmaya başlar. Kahramanımız ve fedakâr kız arkadaşı Anne sürekli ürkütücü halisünasyonlar gören Parry'yi nasıl olup da normale döndürebileceklerini düşünürlerken, aradıkları fırsat bir anda ayaklarına gelir. Onun hayata yeniden tutunabilmek için bir "hayat arkadaşı"na ihtiyacı vardır ve aranan arkadaş da New York caddelerinde bulunmuştur.
Amerikan sinemasının sayıca az film yapan, ama her seferinde de sıradışı yapıtlara imza atmasıyla tanınan yönetmeni Terry Gilliam'dan 1990'lı yıllara damgasını vurmuş bir çağdaş klasik...
"Balıkçı Kral", eğlence endüstrisinin vitrininde yer alan kişilerin, toplumun (özellikle de genç kuşakların) kendilerini hayranlık ve dikkatle izlediğini hiç unutmaksızın, ağızlarından çıkacak her sözü özenle sarf etmeleri gerektiğine yönelik o sağlam medya eleştirisinin yanısıra, sinemasal değeriyle de gayet yüksek ayarda bir yapıt. Kariyerinin en önemli rollerinden birinde, depresyona girmiş eski DJ rolüyle perdede âdeta bir güneş gibi parlayan Jeff Bridges, eşini yitirmiş meczup sokak adamı Parry rolündeki Robin Williams ile sinema tarihinin en başarılı "loser" ikililerinden birini oluşturuyor. Keza, Lucas'ı en zor günlerinde sabırla omuzlarında taşıyan kız arkadaşı Anne rolündeki Mercedes Ruehl de hayatta herkesin karşılaşmak isteyeceği türden bir gönül ortağı portresi çizmekte...
Türkçe Adı: "Balıkçı Kral"
Orijinal Adı: "The Fisher King"
Yapım Yılı: 1991
Ülke: ABD Yapımı
Süre: 137 Dakika
Yönetmen: Terry Gilliam
Senaryo: Richard La Gravenese
Müzik: George Fenton, Robert J. Walsh
Görüntü Yönetimi: Roger Pratt
Kurgu: Lesley Walker
Oyuncular: Jeff Bridges, Robin Williams, Mercedes Ruehl, Amanda Plummer
Uluslararası İzleyici Yargısı: 7.4 / 10 (Kaynak: Internet Movie Database)
İçiçe geçmiş bir sürü karmaşık olayı enfes bir anlatım tekniğiyle adım adım günışığına çıkarıp çözen ve son karesinde de izleyiciye anlaşılamamış bir tek kare bile bırakmayan bu harika film, 1990'lar boyunca aşk, merhamet, arkadaşlık ve çağdaş toplumları kuşatan şiddet kültürü üzerine kendince bir şeyler söylemeyi denemiş diğer bütün filmlerin arasından açık ara farkla sıyrılmış ve anılarımızdaki müstesna yerini almıştı.
Hani bazı özel deneyimler için "Anlatılamaz, ancak yaşanır" denir ya... "Balıkçı Kral" da aslında bu türden bir görsel deneyim... Onu kaliteli bir DVD kopyasından, mümkünse ana dilinde ve Türkçe altyazılı olarak, hadi o da olmuyorsa en azından korsan olmayan temiz bir VCD'den ve mutlaka yalnız başına izlemelisiniz.
Kâh öfkelendiren, kâh ağlatan, kâh gülme krizine sokan bu güzel öykünün bitiş jeneriği akarken, hayatta en çok sevdiğiniz insan her kimse, onu aramak üzere telefonun başına geçeceğinize şimdiden garanti veriyoruz.
Gillliam'ın o kendine has, deli dolu dünyasının en yetkin örnekleri arasında yer alan "Balıkçı Kral" arşivinizde mutlaka bulunmalı... Bulunmakla da kalmayıp zaman zaman izlenmeli ve duygusal dostlarla da paylaşılmalı...
 |
|
_________________ [b]duvarlar üzerime geldikçe kendime 10 parmaklı bi surat yaptım |
|
|
|
 |
ltako
 Üye No: 4670

Kayıt: 28.01.2008
Mesajlar: 224
Şehir: Bingöl Durumu: Offline
|
YEŞİL YOL[Linki görmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye olmak İçin tıklayınız]
By [Linki görmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye olmak İçin tıklayınız]
Yapım : 1999, ABD
Tür : Dram / Fantastik
Yönetmen : Frank Darabont
Senaryo : Stephen King (Kitap), Frank Darabont
Oyuncular : Tom Hanks, Bonnie Hunt, Michael Clarke Duncan, David Morse, Sam Rockwell
Yapımcı : Frank Darabont, David Valdes
Görüntü Yönetmeni : David Tattersall
Müzik : Thomas Newman
Dağıtım : Warner Bros
Süre : 3 saat, 10 dk.
Gösterim Tarihi : 8 Mart 2000
Edgecomb, hikayesini anlatırken bir huzur evinde yaşamaktadır ve hapishanedeki görevinin üzerinden yıllar geçmiştir. Edgecomb' un hapishanedeki görevi, hücrelerinden alınan idam mahkümlarını, elektrikli sandalyenin bulunduğu ölüm odasına kadar olan bir millik yeşil yoldan götürmektir. Edgecomb yıllar boyunca bu yoldan sayısız idam mahkümu nakleder. Ama hiçbirisi onu John Coffey kadar etkilemez. Oldukça iri yarı biri olan Coffey, iki küçük kızı öldürmek suçundan idama mahküm olmuştur. Ürkütücü görünümünün aksine oldukça duygulu ve karmaşık bir iç dünyası olan Coffey, bazı doğa üstü güçlere sahiptir. Edgecomb' un ona gerçekten suçlu olup olmadığını sormasıyla aralarında diyolog başlar. Edgecomb, artık hiç beklenmedik yerlerde mucizelerin olabileceğine inanmaktadır. |
_________________ [Linki görmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye olmak İçin tıklayınız]
ltako İle Güvendesiniz.... |
|
|
|
 |
|
|
|
|
Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız |
Powered by phpBB
© phpBB Group :: Theme & Graphics by Daz
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye Bu Sayfa 0.45586 saniyede 45 sorguyla oluşturuldu Bu site Forum Siteleri üyesidir. Forum Siteleri | Map Of TurkeyGüzel Sözler Özlü Sözler Forum Siteleri özlü sözler
YuotubeVideolar

|